ETKİNLİK TAKVİMİ
Ekim / 2020
Pt Sl Çr Pr Cm Ct Pz
     
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31

BASINDAN

 
 
ZAMAN YAZARI BİZE BEDDUA ETMİŞ!...

 

Mesele en sonunda anlaşıldı, meğer Zaman’ın bedduası tutmuş. Ben de durup dururken kimin aklına geldim de Topkapı Sarayı’nın başına beni tayin ettiler diye düşünüp duruyordum. Hiç beklemediğimiz bir anda mesele aydınlığa kavuştu. Bir ses kaydı, tapeleri, video kasedi filan ortaya çıkıp dökülmedi. Zanlı kendisi ortaya çıktı. Yazılı itirafta bulundu. Allah razı olsun bizi büyük bir dertten, sıkıntıdan kurtardı.

Zaman Gazetesinin kılıcı keskin, kalemi kıvrak, yani “sahibül seyf vel kalem”, muharrir, müellif ve müverrihlerinden Ahmet Turan Alkan bu Pazar günkü (23.02.2014) köşe yazısında, benim hakkımda “Bir hayli zaman Ayasofya Müzesi Başkanlığında bulunduktan sonra “tahminimce “Beter olsun!” duamın denk gelmesi üzerine şimdi aynı işi Topkapı Sarayı’nda yerine getiriyor.” şeklinde bir cümle yazdı. Böylelikle malumu değil ama meçhulü ilam etmiş oldu. Allah razı olsun. Ben de lüzumsuz yere sağa sola sataşıp, bu iş kimin başının altından çıkarak bana sardırıldı diyerek birçok masum hakkında suizanda bulunuyordum. Hatta bir defasında Topkapı’yı teklif ettiğinde Bakana “Efendim benim adım Ahmet Haluk, Mehmet Haluk değil; ben Türk asıllıyım, Kürt değil… Bu devlet her nöbete beni yazmasın. ” demiştim. Malum halk arasında “Alavere dalavere, Kürt Mehmet nöbete” diye bir tabir vardır. Bakan da espriyi hemen anlamış, gülmüş ama yine de “Yeni vazifen hayırlı olsun” demişti.

Neyse başa gelen çekilir. “El emr ü fevkal edeb”…

Şaka bir yana bizim timsah neslimizden Ahmet Turan Alkan, kadim bir dostumuz olduğunu sağ olsun bir kerre daha göstermiş oldu. Üstat da meğer Aşağı Hereke’de çok gezmiş tozmuş, hatta gece saatlerinde açık hava sinemasında film bile seyretmiş.

Hakkımda yazdıklarını yorumsuz olarak sizlere aktaracağım ama, benim İncir Çekirdeği kitabımdan alıntı yaptığı bölüm de hayra alamet değil. Üstada “çok manalı” gelen bir faslı iktibas etmiş: dedemin evlenmekle ilgili görüşlerini yazdığımız yeri. Bu mevzuun seçilme dibacesini ve esbab-ı mucibesini hiç karıştırmaya niyetim yok. Kimse hakkında tecessüsde de  bulunmayacağım. Beddua zaten kitabımızda yok…Şu kadarını söyleyeyim; aynı kanaati paylaşan meğer ne çok dede varmış!…

Ahmet Turan Alkan dostumuza bizden her zaman baki dua ve muhabbet, merak edenlere de yazısı emanet…

 

YAŞASIN, YENİ BİR ŞEHİR KİTABI: İNCİR ÇEKİRDEĞİ,

AHMET TURAN ALKAN, ZAMAN

  Otomobille Hereke’den her geçişimde, o günün leziz hatırası zihnimde canlanıyor. Tarihi bile aklımda: 18 Eylül 1972. Liseden arkadaşım Halil Aslantaş’la beraber İstanbul’a üniversite için ön kayıt yaptırmaya gidip, ertesi gün işimiz bitince Halil’in isteği üzerine Hereke’deki akrabalarına uğramıştık. Öğle sularından gece yarısına kadar, şimdi tam hatırlayamadığım şirin Aşağı Hendek’te gezip tozmuş, hatta gece saatlerinde açıkhava sinemasında bir film seyretmiştik.

    O sinema hangi sinemaydı, bunu aziz dostum Haluk Dursun mutlaka bilir ama hangi filmi seyrettiğimizi belki Halil bile hatırlayamaz.

    O tarihte güzelim Hereke’nin bağrına çelikten bir dübel gibi çakılan çimento fabrikası var mıydı hatırlamıyorum. Kitabında Haluk Dursun, hiç de iyi bahsetmiyor o fabrikadan.

    Ne kitabı diyeceksiniz; haklısınız...

    Haluk Dursun’u şöyle böyle 20 seneden beri tanıyorum; nazarımda bıraktığı ilk intibâ, “Bu adam hiperaktif bir çocukluk geçirdi galiba” olmuştu. Kıpır kıpır, hareketli, neşeli, sözü sohbeti çekilir, vukuflu, herkese lâzım cinsinden bir insan. Bir hayli zaman Ayasofya Müzesi Başkanlığı’nda bulunduktan sonra “tahminimce “Beter olsun!” duamın denk gelmesi üzerine şimdi aynı işi Topkapı Sarayı’nda yerine getiriyor.

    Geçenlerde kitabı değdi elime: “İncir Çekirdeği, Hereke’den çıktım yola”

    Bir şehir kitabı, Hereke’yi anlatıyor. Ne de tatlı, ne de güzel anlatıyor...

    Timaş’ın yayınladığı bu değerli kültür eserini buracıkta özetlemek hem mümkün değil, hem de okuma zevkinize limon sıkmış olmak istemem; sadece yazarın dedesini anlattığı pasajlardan bana çok mânâlı gelen, şaşırtıcı bir faslı iktibas etmek isterim.

    “Dedem hayatının son yıllarında benim hâlâ tam anlayamadığım, inanılmaz bir itirafta bulundu. Bir gün evde otururken, anneannemle beraber ikimizi karşısına çağırdı ve bana hitaben ‘Şimdi sana hayatımın en önemli nasihatını, tavsiyesini vereceğim. Burayı iyi dinle’ dedi ve doğrudan konuya girdi.

    ‘Ben hayatta üç büyük hata yaptım ve bu üç büyük hata benim hayatıma mal oldu. Sakın sen de bu hataları yapma’. Sonra parmağıyla işaret ederek ‘Biir’ dedi: ‘Evlenmek’.

    Sonra ‘İki’ dedi ve hemen karşımda oturan anneannemi işaret ederek, ‘Bu kadınla evlenmek.’

    Ben hayretle dinlerken esas büyük şaşkınlığa sebep olacak son büyük itiraf ve pişmanlığını dile getirdi: ‘Bu kadını hemen öldürmemek.”

    Birbirinden güzel hatıra parçaları ve yerinde tesbitlerle dolu bir güzel kitaptan daha niceleri dururken bu pasajı seçmem haksızlık gibi görünecektir. Yazar, dedesinin niçin böyle konuştuğunu izah ediyor. Çok genç yaşta kaçırdığı kızla evlenip çok erken yaşta çoluk çocuğa karışınca dede anlaşılan büyük pişmanlığa kapılmış. Eşinin ve torununun yüzüne hitaben yaptığı bu dramatik konuşmanın biraz da latife boyutu taşıdığını da hesaba katmalıyız. Dedenin asıl niyeti, torununa, “Çok iyi düşün, yoksa hayatın benim gibi zehir olur” demek aslında.

Haluk Dursun’un kitabını zevkle okuyorum; henüz bitmedi. Okumaktan zevk alanların haberi olsun.

  ZAMAN YAZARI BİZE BEDDUA ETMİŞ!...